Popüler Yazılar

8 mart

Eskiden benim için kadın erkek yoktu, insan vardı. Sonra hayat oldu. Arka arkaya dizilen hayalkırıklıkları beni hümanist iken faşist yaptı, açık görüşlüyken suçlayıcı yaptı. Aslında hepsini de ben yaptım. Ben izin verdim. Gerçek şu ki Zaman Zaman karanlıklarda kaybolsak da içimizdeki ışığın sönmesine izin vermediğimiz sürece özümüz sabit kalıyor. Evet yenildim, evet kendimce çok karardım ama evet yine de hiç değişmemişim. Büyümüşüm ama hala hümanistim hala umut var içimde..


Laf salatası

Laf salatası (Başlığı verip altmetini size bırakıyorum bu sefer(bu da bir kişisel gelişim egzersizi(olayları kendi gördüğü gibi aktarabileceğini onu tıpa tıp aynı şekilde (hayat gözlüğüne rağmen)algılayacak birileri olacağını zanneden saf ruhun yolculuğu))) [Parantez salatası mı desem]

Küçük olayları kafasında büyüten ve akut tepki veren insanlar duygularını bastırma eğilimde olanlardır.

Özgüven tuhaf bir olgu; insan bazen kendini yaptığı iş, söylediği söz beğenilince devamını getirmeye çalışan çocuk gibi hissediyor.

Kin tutmayan insanlar hırs veya inat uğruna hiçbir eylemi tamamlayamaz sürekli yarım bırakırlar. Onların süreklilik için tek yolları kendileri için yapmak olabilir.

Çekinerek mütevazice taleplerde bulunmak senin; bunun üstüne alınmamak karşısında büyüklenmemek karşındakinin kalitesini gösterir.

Sizi olduğunuz gibi kabul eden insanları tutun hayatınızda, aynı zamanda olduğunuz gibi kabul etmeyen daha iyi olmanız için sınayan-itekleyenleri…

Hiçbir zaman karşınızdakinin sizin gibi olmasını beklemeyin, iyiyse kötüsüyle o mutlaka farklı bir kişisel evrim noktasındadır.

Bununla birlikte çok da farklı olmadığınızı unutmayın; nasihate değer verin. Aynı türe ait olmanın hem avantajı hem de dezavantajıdır bu; o kadar da farklı değiliz…

Zaman kötü hiçbir şey bilmeden her şeye sinirleniyoruz. Bilgi minimum duygu maksimum.


Güç-Narsizm ve Zeytinyağ

Benim kadar sabırsız bir insanın yazıyı demleye demleye yazması ilginç. Bir fikri geldiğinde üzerine tavuk gibi oturup beklemeyi seviyorum. Belki birkaç gün sonra belki birkaç ay sonra gelen fikir hep ilkini tamamlıyor çünkü, nedense… İşte kasım ayında birkaç fikir demeti sunuyorum şimdi.

Kabul etmek gerekir ki bu dünya güç çatışmasının olduğu bir yer. Yaşamımızın geçirdiği evrimde gücün en büyük kaynaklarından biri para… Zaman içinde gücü pekiştiren ve temsil eden araçlar değişse de gücün peşinde olma durumu ve gücün hükmediciliği değişmiyor.

Bu garip bir durum; bazı insanlar gücün egemenliğinden bağımsız –hatta habersiz- yaşıyor, saltanatını kabul etmek şöyle dursun çoğu zaman farkında bile olmuyor. Bu insanlar kullanılabiliyor, aptal yerine konabiliyor. Bazı insankar güçlü olsa da gücünü gösterebileceği bir alanda var olsa da güçsüz olarak algılanabiliyor. Çünkü kibarlığını bozmuyor. Çünkü özür dilemeyi biliyor. Çünkü unutuyor. Çünkü kin tutmuyor.

Bu güç savaşları testosterongillerde biraz daha ön planda… Genelleme yapmayı istemeden bu duruma dikkat çekmek istiyorum. Hem biyolojik etkiler hem günümüzde güç konumuna daha yakın olmaları nedeniyle bu durum söz konusu. Bence bazı erkeklerde sıklıkla rastladığımız “zeytinyağımsı özellikler” bu durumun bir sonucu. Bu da beni düşündürüyor; güç ve zeytinyağ gibi üste çıkma arasında doğru orantı mı bulunuyor? Bu durum erkeklerde daha bu çok görülüyor??

Yine gücün getirdiği yan etkilerden biri de narsistik özellikler barındırma durumudur. Narkissos suda kendi yansımasına aşık olmuş ve bu patolojik durumun isim vereni olmuştur. Narsistler kendileri ne kadar farklı ve özel olduklarını bilirler ve bunu herkesin görmesi için çok çok çok çalışırlar. Hırsları tamdır, risk almasını bilirler, liderlik vasıfları ön plandadır. Çevrelerindeki birçok insanı empati yoklukları ile ezerken kendileri hızla güçlenir. Yani güç… testosteron… zeytinyağ… narsizm… J

Bu insanlar; içgörüsüz, eleştiriye kapalı, rahatlıkla çevrelerindekilerden faydalanan, kendini aşırı önemseyen, üstün gören ve gösteren sürekli beğenilme isteği içinde olan ve sürekli bencil hedefler peşinde koşan varlıklar, maalesef dünyamızdaki güç konumlarının çoğunda yer almakta… İşte bundan ötürü umut çok ama çok azalmakta…


laf salatası-2


İnsan sosyallikle besleniyor beslenmesine fakat kişinin beraber en iyi vakit geçirdiği kişi yine kendisi olunca sosyalleşmek zorlaşıyor.

Ey ebeveynler, “ne münasebet” dediğinizi duyar gibi oluyorum, duymazdan geliyorum. Çocuklarınızı oldukları gibi kabul edin. Onların ne olacağı sizin onları ne yaptığınız değildir. Siz olumlu veya olumsuz katkıda bulunursunuz anca. Kardeşleri birbiri ile rekabet ettirmeyin. Birbirlerini kıskanmalarına neden olmayın. Olumlu veya olumsuz örnek göstermeyin. Sadece farklılıkların zenginlik olduğunu vurgulayın.

Çocuklar büyüdükçe başkalaşır, bize dönmeye başlar. Daha temkinli, daha plancı daha korkak hale gelir…

Eğer bir insan kolay affediyorsa ya gerçekten unutmayı başarıyordur ya da umursamazdır, ikisi de kolay değil…

“….. dediğin şöyle olur” demeyin. Herkes kendi gibi olsun, olması gerekiyor dediğin gibi değil.

Bazen hayat bizi öyle geriyor, öyle formata sokuyor ki durup gülleri koklamayı unutmayı bırakın aklımıza gelmiyor. Bazen durup kendi yolumuzdan çekilmeliyiz; ancak o zaman keyifli zamanlar geçiririz.

Herkes kendin gibi zannetmek aşırı empati mi yoksa empati yokluğu mudur?

İnsanoğlu bencildir kendi acısına odaklandığı zamanlarda acı veren kişinin tepkisizliğini sevgisizlik ile açıklarken onu da korktuğunu duyguları olduğunu unutabilir.


Vicdan Evrimi

Bu gezegende, insan dışı canlı olmak kadar zor olmasa da, insan olmak da zor. Beyniyle veya vicdanıyla hareket eden kişi sürekli acı içindedir, aralarda anlık mutluluktadır… Sürekli sorgulamaktadır, çevreye verdiği zararı, diğer canlılara verdiği zararı, ihlal ettiği hakları… Daha iyi olmak istemektedir her daim, her zaman bunu başaramamaktadır. İç görü gözü körelmiş kişiler ise çeşitli nedenlerden ötürü bu durumu yaşarlar. Maddi manevi veya psikolojik-psikiyatrik rahatsızlıklar varlığında… Dışarıdan bakılırsa hayat onlar için daha kolaydır. Dışarıdan bakılırsa…

Bütün arayışlarımız var oluş suçluluğunu dindirmeye yönelik değil mi aslında? Var oluşumuzla, yanlış kararlarımız, umursamazlığımız, üşengeçliğimiz, “dünyayı ben mi kurtaracağım” tavrımız, yorgunluğumuz, bezginliğimizle zarar verdiklerimize kendimizi affettirmek amacıyla değil midir?

Bu suçluluk duygularından uzak durmayı başaranların, bir nebze de olsa bir fark yaratanların durumu da bir karışıktır. Bazılarının hissettiği üstünlük duygusu (farkında olmasalar da) ile tasladıkları bilgelikler suçlu hissedeni daha da dibe batırıyor, başarılı olmasını birazcık daha zorlaştırıyor. Kendilerini ise varmak istedikleri barışçıl ve aşkın konumdan aslında uzaklaştırıyor… Bazılarının tabii.

Neden buradayız sorusunun cevabı sürekli aranmaktadır. Farklı insanlar hayatlarının farklı dönemlerinde bu lanete maruz kalmaktadır. Lanet demek doğru mudur bilmiyorum. Aydınlanma sürecinin başlangıcı da olabilir, sürekli karanlığa hapsin habercisi de…

Yani aslında konu göründüğü kadar karmaşık değil. İnsan beyninin geldiği noktada vicdani sorumluluğu da, ruhsal çekişmeleri de ve var oluş eziyeti de evrimleşmiştir. Geldiği bu noktanın sadece kaymağını yiyen sefasını süren kişilere halk arasında “vicdansız, şerefsiz, cahil, aptal” etiketleri yapıştırılmaktadır. Şu bir gerçek ki bu tür evrim süregelen bir eziyet hali getirmiştir insan varlığına… Bunu hafifletmeyi başaranlar, başaramayanlar ve görmezden gelenler de bir arada yaşamaktadır. Bütün hikaye budur.