Popüler Yazılar

Şehir (2002)

ŞEHİR

  

İzmir gökyüzüne bir bakışın binlerce iç içe geçmiş yıldızı sergilediği gecelerden birini yaşıyordu. İnsanlar kumsalda yatıyor bu hayranlık verici manzaranın tadını çıkarıyordu. Bir pansiyonun güneşin batışıyla sahile attığı şezlonglar ve sayesinde kazancının arttığı nargile kafe de bu yıldız manzarasının tadına tat katıyordu. Nargilelerini tüttüren gençler yan yana şezlonglarda yatıp el ele yıldızlara bakıyorlardı. Pansiyonun içine doğru bir seyre dalışta pansiyon sahibi telefonda konuşuyordu:

   “Evet, Ateş’im sen gel bakarız senin pansiyon işine, sana da açarız bir tane. Hatta ortak olmak isteyen bir arkadaşın varsa bu iş öyle daha iyi yürür. Ben bu işleri çok iyi öğrendim. Sen çık gel o yıkık şehirden ben sana yol yordam gösteririm. Artık bize ait bir şey kalmadı o şehirde. Haydi, eyvallah, telefonunu bekliyorum. Ya da iyisi mi sen çıkıp geliver.” Pansiyon sahibi yıldızlara keskin bir bakış attı durduğu yerden. İzmir’in uzun zamandır gördüğü en yıldızlı geceydi. Gökyüzünde boş yer kalmamıştı. Sanki yıldızlar bir yerde toplanmış parti yapıyorlardı. O keskin bakışı izleyerek hava bulutundan hava bulutuna atlayarak yıldızların en dibine gidince partinin niteliği açıklık kazandı. Yıldızlar gerçekten de toplanmış konuşuyorlar, yıldız konseyi gibi bir şey, üstelik gündemde çok önemli bir konu var. Her yıldız bulunduğu köşeden sorumlu olduğu şehrin raporunu veriyordu. Altı ayda bir yapılan bu toplantılarda şehirlerde meydana gelen doğal afetler ve doğal olmasa da atmosfere ulaşacak kadar yaygara koparan felaketler konuşuluyordu. Şehrin gösterdiği seyre bakılıp bir otopsi yapılıyordu şehre, didik didik sebepleri araştırılıyordu ve eğer çözülemeyecek bir şeyler var gibiyse şehirden vazgeçiliyordu. Şehrin kaderi ise idam ediliyordu. Yıldızlar o şehri artık görmez oluyordu, izlemez korumaz duruma geliyordu. Her şehir de altı ayda bir gündeme gelmiyordu çünkü bazı şehirler daha önemli bulunuyor bazılarının gündemi ise yavaş ilerliyor yavaş gelişen şehirler sınıfına konup beş yılda bir incelenmeye alınıyordu. Kısacası o şehirde meydana gelen değişimin hızı belirliyordu bu toplantıların frekansını.

Yıldızlar sırayla konuşuyor, raporlarını sunuyordu. Sıra küçük ama tecrübeli bir yıldıza geldi. İstanbul yıldızıydı.

   “Evet, şimdi İstanbul daha seyrek olarak izlediğimiz bir şehir. Aslında yeniliklere açık olmasına rağmen çok hırçın bir şehir oluşudur bunun altında yatan. İşimi zorlaştırıyor. Siz de biliyorsunuz ki yalnızlık bazı yıldızların hamurunda var. Her şehir zaman zaman yalnızlık çeker ama İstanbul’un yalnızlığı süregelen ve süre gidecek olan bir yalnızlık. Kendisinden çok farklı şehirlerle çevrili ve esas sorun çevresindeki şehirlerin İstanbul’un konumuna gelmesi gerektiğidir bence. Fakat Türkiye’nin öbür şehirleri İstanbul’un hızına yetişemediklerinden sorumlu yıldızlar çok da ilgi gösteremiyorlar. Bütün bu mesele kısır bir döngü halini alıyor zamanla. İçinde bulunduğu ülkenin şehirlerinden bu kadar uzak oluşu da huysuzluğunu ve yalnızlığını hat safhaya çıkarmakta…

   İşe yeni başlamış bir yıldız şaşkınlık içinde sordu:

   “Şehirler nasıl yalnızlık çekebilirler ki, nasıl mutsuz ve huysuz olabilirler, bütün bunlar hiçbir anlam ifade etmiyor.”

   Yıldız konseyinin başyıldızı kibar bir işaretle konuşma hakkını aldı:

   “Bu ders her yıldızın zamanla öğrenmesi gereken bir derstir. Bir şehre istatistiklerle ve teorik bilgilerle yaklaşamazsınız daima. Bir bütün olarak yaklaşabilmek sizin yeteneğinizde farkı yaratandır. Şehrin ruhsal konumu da hep göz önünde olmalıdır. Sadece biz yıldızlar değiliz evrende yalnızlık çekenler. Şehirler de yalnızlık çeker, şehirlerin de ruhları vardır. O şehirde yaşayan tün insanların ortalama ruh halidir hep o şehre yansıyan. O şehirde meydana gelen ve bizim incelediğimiz her doğal afet bu yalnızlığın getirdiği bir isyandır aslında. Her cinayet, her siyasi devrim şehrin o mazlum yalnızlığının haykırışıdır. Feci kan kaybeder o şehir ruhunun verdiği savaşta. Her olayın sonunda da ise otopsi masasına yatırılır o şehir, halinden hesap sorulmaya, cinnetine neden bulunmaya. Çoğu zaman ne yazık ki kaynağını bulamayız şehri en başında o masaya yatıran olayın. Ve İstanbul yıldızının da söylediği gibi o şehir belki de bulunduğu ülkenin en yalnız şehridir. İnsanların ona yaptığı yatırımlarla daha zengin, kitapların kaynakların ulaşılabilirliği ile daha geniş bakabilen, yurtiçi ve yurtdışı etkinliklere destekleyici ve ev sahibi olmasıyla daha kültürlü ama ne yazık ki selamsız sabahsız insanlarıyla ve onların ortalama ruhuyla daha yalnız. Çünkü şehirler çocuklar gibidir. Onlara ne verilirse onlar da ancak o ölçüde gelişebilir. Açılan kapılara girebilirler ancak. Türkiye açabileceği kapıların çoğunu İstanbul’a açmış bir ülkedir. İstanbul ise açılan kapılardan içeri girmiş ve büyümüş, akıllanmıştır, bu nedenle daha da yalnız kalmaya mahkûm bırakılmıştır. Bu kadar gelişmiş bir şehrin geride kalan şehirlerle ne konuşacak bir şeyi kalmıştır ne de sırtını dayayabileceği bir komşu şehir. Neyse gevezeliği bırakalım da işimize bakalım. Çabucak ver İstanbul’un raporunu da şu kararı verelim artık. Çok zamanımızı almaya başladı.”

   “Tabi efendim. Bir kere dört yıl önce çok büyük bir deprem meydana geldi. Yine İstanbul’un yalnız günlerinden biriydi, daha fazla parçalanmak istemiyor gibiydi. İçinde göçmenler dolup taşarken kendini öldürmek istedi sanırım. Biliyorsunuz artık “İstanbullu” çok az kaldı ve yalnızlığının sebeplerinden biri de bu aslında. Herkes bir yerlerden gelme ve içinde yaşayan çoğu insanın kalbinde atan bir başka şehir var. İstanbul nasıl bu kadar sevilmeye muhtaç, nasıl bu kadar yalnız olmasın.”

   Bir şimşek hızında yeryüzüne inince; depremin oluşunu izlemek, haykırışları görmek mümkündür. Yıldızlar kabaca görüyorlar şehri, teke tek insanları tanımıyor bazı şeylerden bir haber oluyorlar. Depremin meydana geldiği gün aslında sıradan bir gün değildi. İstanbullular artık yorgun. Hepsi başka bir şehre yerleşme derdinde. Güneye, batıya, sıcak ve sessiz ama en çok da sakin bir yerlere... İstanbul nasıl kan ağlamasın. Gece 2-3 gibiydi depremin meydana gelişi. Ve ertesi gün için Ateş isminde eski bir İstanbullunun elinde bir otobüs bileti. Altmış yaşlarındaydı, batıya yerleşmeye karar vermişti. Pansiyon işletecek sessizlik sakinlik içinde yaşayacaktı. Soyu tükenmekte olan İstanbul’u koşulsuz sevenlerin ender bir temsilcisiydi. Yatırımlarla zenginleşip şehirleşmeden önce bile sevmişti İstanbul’u. Artık sevmez olmuştu. Pisliği, gürültüsü, politikası, televizyonu, piyasası, medyası ve hayata bakış açısı… Bunların hepsi onu kendi şehrinden uzaklaştırmıştı. İstilaya uğramıştı İstanbul ve evli evinden ediliyor, dağdan gelenler bağdakini kovuyordu. Gidemedi. Deprem olmuştu. İlgilenmesi gereken işler vardı. Ailesinden birçok insanı kaybetti o depremde ve artık çekip gitmek kaçınılmaz hale geldi. O aynı şimşek bulutu içinde yıldızlara geri dönüldüğünde yıldız hâlâ konuşuyordu.

   “Bu depremde çok insan öldü, çok insan yaralandı, çok insan korkusuyla baş başa kaldı. İstanbul her zamandan çok çaresizlik kokmaya başladı. Mahkemeye çıkarttım o olaydan sonra şehri ve şehir suçlu bulundu. Otopsisinde ise gözle görülür bulgular vardı. Büyümüş bir kalp bulundu ve kalp kası açıldığında içinden birikmiş kıskançlık kristalleri döküldü. Şehrin suçlu oluşu bu bulgularla desteklendi. Uyarı aldı. Ama felaketler bununla bitmedi. Depremden iki sene sonra bir alışveriş merkezinde patlamalar meydana geldi. Toz bulutları atmosfere yükseldi. Olaydan haberdar olduğumda mahkemeyi hemen topladım yeniden. İnsanlar ölmüştü ve İstanbul’un yıkıma ev sahipliği yapan bir şehir olduğu artık gün gibi ortadaydı. Nüfusu gittikçe artan bu şehir sanki göçleri engellemek kendine ait olanı kendinde tutmak istiyor gibiydi. Mahkemede yine suçlu bulundu ve otopsisi de kısa sürdü. Hemen kanında çaresizlik hücreleri saptandı. Mahkeme emri çıkarttı. İstanbul’un kaderine bir sonraki yıldız konseyinde karar verilecek dendi.”

   “Peki, öyleyse…” dedi konsey başkanı “O zaman kendi aramızda oyu vereceğiz hemen ve toplantımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz… Size düşünmek için biraz süre tanıyacağım.”

   Yıldızlar büyük bir sorumluluk gerektiren bir karar verme işinde cebelleşirken Ateş Bey İstanbul’dan ayrılamıyordu. Tam planlarını yapmışken bu sefer patlamalar meydana geldi o çok sevdiği şehrin göbeğinde. Planlarını ertelemek zorunda kaldı. Çok da ertelemedi. Sakarya’ya trenle geçip pansiyon konusunda onunla iş yapmak isteyen bir arkadaşını alıp gidecekti İzmir’e. Yıldızlar kararlarını vermek için düşünürken İstanbul deliliğinin tepesine varmıştı. Ateş Bey’in bindiği tren birçok insanı öldürerek kaza yaptı. Ateş Bey ölenlerden biriydi. Cesedi de İstanbul’da kaldı, mezara kendi şehrinde gömüldü.

   Yıldızlar ise kararı vermişti. Konsey başkanı konuşuyordu:

   “Bir şehri o şehir yapan insanlarıdır. İnsan değiştikçe o şehir de değişir. Ama şehirler değişmek istemezler, değişim onları yorar yıkar. Belki İstanbul’un halinden, cinnetinden ve milyonlarca cinayetlerinden insanları sorumludur ama suçlu bulunan şehirdir. Oy üstünlüğü ile İstanbul’un idamına karar verilmiştir. Bir sonraki şehre geçelim.”

 

   Aslına bakılırsa İstanbul çoktan ölmüştü ama yine de idam kararı alındı ve kendi başının çaresine bakmak üzere terk edilmeden önce son bir defa otopsi masasına yatırıldı.  Masaya yatırılınca yüzünde koskoca bir gülümseme belirdi. Planlanmış bir cinnetin geriye kalan tek kanıtıydı bu.  


Yazı yazdıran mı makbuldur yoksa iç ferahlatan mı?

Hangisi daha makbuldur; yazılar mı yazdıran yoksa iç rahatlatan mı?

İnsan evrimleşe evrimleşe karmaşık bir varlık haline gelmeyi başarmıştır. Bazen istediklerimiz ve ihtiyacımız olanlarla bilinçaltı benliğimizin ihtiyaçları uyum göstermez. Mesela bazı ilişkileri düşünün; toksik ilişkileri… Kendimize zararı olduğunu bile bile bırakamadığımız ilişkileri, kaçan kovalanır diyip geçmeyin… Daha derin sebepleri var evrimleşen insan yaratığının göremediğimiz boyutlarında.

Mesela babasız veya kötü bir babayla büyüyen bir kızı düşünün. Ona zarar veren bir ilişkide bile bırakıp gitmekte çok zorlanır. Buna öz güven eksikliği ve o en derinindeki varlığının bile algılayamadığı boşluk neden olur. Güvenlik duygusunu ararken en güvenemediğine saplanıp kalır. Çünkü hem güvenmek ister hem de karşısındakini sürekli imtihan eder. Onun da gideceğini ona da güvenemeyeceğini kanıtlamak ister adeta. Hayal kırıklığına bir kez daha uğramamak için. Aslında birlikte olmak istemediği birine de bağlanabilir. Görüşmek istemediği halde terk edilme korkusu nedeniyle kendisini karşısındakine bağlayabilir. Ama her an, hem –aslında istemediği için- hem de daima ani bir sınav sürprizi ile öğrencilerini şaşırtmak isteyen bir öğretmen gibi tetikte bekler. Bazen de birlikte olmak isteyebileceği ihtiyaçlarına iyi gelebilecek, ona zararlı olmayan biri ile karşılaşır. Yine çok hızlı ilerlemek ister. Kendi özgürlüğünü kısıtlamak istemediği halde o karanlık bilinçaltı bütün zekasını-sağ duyusunu ele geçirir. İstemese de sürekli karşıdan bir şeyler bekler; zaman, şevkat, bağlılık… Gerçekte bunlara henüz hazır olmasa da, bekler. Kendisinde olmayan duyguları var zanneder, varmış gibi gösterir, karşısından bekler. Alamayınca dünyası yıkılır, yıkıldığını belli eder. Yani kısacası kendine kötü gelecek birinde saplanıp kalır, kötü genelde gitmez çünkü minimumu vererek maksimumu alıyordur ve çok da umurunda değildir. İyi gelecek kişiyi de kendi sabote eder, kaçırır ve karşısındaki terkettiğinde “self fulfilling prophecy” yani kendini kanıtlayan kehanet yine kendini gösterir. Kısacası dünya tatlısı minnoş bir kız ona çok iyi gelebilecek bir ilişkiyi rezil eder. Bilinçaltının gizli hükmediciliğinin örnekleri çoğaltılabilir ama kalbime yakın olduğu için bu örneği vermek istedim…

Hani şu yazı yazdıran insanlar var ya; ruhunuzu sürekli tetikte tutan daima adrenalin salgılattıran… Gizemli davranan, karmaşık görünmek isteyen… (bazen de derininde fos olan) Güvenlik sağlamayan, her sınava tabi tutulduklarında her seferinde başarısız olacak ve “ben demiştim” ile egomuzun sağlam  kalmasını sağlayacak fakat kalbimizi paramparça edecek kendini kanıtlayan kehanetler… Onlar yazı için ilhamı sağlar, doğrudur… Fakat o yazı bir türlü kağıda dökülemez çünkü eksiktir hep, emin olma duygusundan yoksundur. İç ferahlatanda da elbette kesinlik yoktur ama en azından açıktır, dürüsttür, nettir; düz olsa da. Bu nedenle yazıyı yazdıran da aslında; odur. İlhamı, fikri, kıvılcımı düşüren başkası olsa da… Tıpkı şimdi olduğu gibi.



Marinasyonu aylar öncesinden başlayan bir 4 temmuz yazısı

Çocukluğu boyunca ben büyümek istemiyorum demiş olan ve mizacı anime ölçüsünde çocuksu biri olsam da ben hiç çocuk olmadım. Kardeşlerim gibi. Biz hep dünyanın yükünü omuzlarımızda hissetitk daha on yaşına gelmeden kendi yemeğimizi temizliğimizi yapmayı duygusal sorumluluğumuzla birlikte annemizin duygusal sorumluluğunu taşımayı biliyorduk. Bizi çok güçlü yetiştirdi. Ona şüphe yok. Ama hala bu yaşımda bu mesleğim ve bu vicdanımla sızlanan şikayet eden insanları anlamakta güçlük çekiyorum ve sinirimi bozuyor. Bu insan nasıl bir çocuk yetiştirecek diye düşünüveriyorum. Fakat farkındalık sağ olsun diyorum ki o sen değilsin çocukluk yüklerinle başkalarına yaklaşma ve bil ki herkes için güçlü olmak metanetli olmak gerekli değil. Onun senin savunma mekanizman ve herkes için gerekli degil. Senin en güçlü ve en zayıf noktan bu iste...Hayat bazen bizi zayıf noktalarımızla hoşlanmadıklarımızla veya bizden hoşlanmayanlarla sınar. Bazen de dostluklarımizla en sevdiklerimizle... Çünkü onlara karşı olumsuz bir düşünce taşımak çok ağırdır. Kafamızı en çok mesgul eden de onlardır. 'Ben'den ayrı gördüklerimiz için harcanan beyin mesaimiz sınırlıdır ve kendimizden mesafeleri arttıkça da gitgide azalır. Kendimizden gördüklerimiz asıl zorlar bizi. Bunu neden yaptı bunu neden söyledi neden böyle düşündü diye diye hamsterlar koşar durur beynimizde. Zamanla öğrendim ki kendimden gördüklerim benden ayrıdır. Benim gibi düşünmek benim gibi tepki vermek benim gibi hissetmek zorunda değiller. Mesela bilirim ki bir dostum gergin olduğunda sinirli olduğunda kafası dolu olduğunda mesafe ister ve hazır olduğunda gelir bana gücenmeden ihtiyacı olan kilometreleri ona veririm. Bir başka dostum ise böyle hissettiğinde soğuk davranır gibi görünür ama bilirim ki o iş başkadır asla aldirmam. Hep yetişkin bir çocuktum yaşımdan çok olgun ve hep çocuk bir yetişkindim bunca yasanmışlığıma rağmen güvenini ve inancını asla yitirmeyen... Hiçbir zaman çocuk olmadım bu yüzden de hep çocuk kaldım. ben böyle geldim böyle giderim. Elbette çok değiştim çok geliştim fakat özümü yitirmeyi asla kabullenmedim. Benim de ciddi travmalarım kriterlerim doğrularım yanlışlarım var ama sevdiklerimi mümkün olduğunca oldukları gibi kabul ediyorum ve onları tutuyorum hayatımda çünkü biliyorum bütün bunlar onlar için de var bu yüzden empati ve "compromise" bir yaşam biçimi benim için... ezik olduğum için değil, gelişimimi tamamlamadığım için değil sevdiklerimin bana zarar vermeden hayatımda kalabilmesi için ihtiyacım olan bu olduğu için. Kendimi tanıdığım için... Neye ihtiyacım olduğunu bildiğim icin. sevgimi hak etmediğine inandıklarım zaten siliniyor gidiyor hayatımdan. Üstelik kolaylıkla... Bu silme sürecinde ise kendimi kaybetmemiş oluyorum. Bir de ölüm yüzünden.. hatalar da yapsalar sevdiklerimi kalbimde, içimde yitirmek zamanımı kızgınlıkla geçirmek istemiyorum affediyorum onları çünkü ölümün farkındayım.


Tepe

Çocuk ruhu veya olgunlaşmamış erişkin ruhu sadece ister; imkansız-zararlı-mantıksız olduğunu bilse bile elde etmek için çaba sarfeder son noktaya kadar direnir. İnsanın ne zaman ki ruhu olgunlaşır kendini geliştirir o zaman sese dökmek istediklerini sessizce yaşar dile getirmez. Olanaksızlığın dile gelmesindeki zararı farkeder. Bu olgunluk mu, bezginlik mi yoksa umudu yitirmek mi bilemiyorum. Azim gereksiz ısrar demek değildir onu biliyorum ve susuyorum…