Kategori - Genel

Üçüncü Kitap

Son Ada’yı okurken hepimiz duygu karmaşalarında dalgalandık. Kimi zaman üzüldük, kızdık ve çokça karakterleri eleştirdik. En çok da üzüldük çünkü her ne kadar bağımsız bir kurgu gibi okumaya çalışanlarımız olduysa da; ama başında ama sonunda başarısız olduk. Ne kadar çalışırsak çalışalım üzerimize bütün dürüstlüğü ile tutulan aynayı görmemezlik edemedik.

Hepimizin farklı yorumları oldu bu kitapla ilgili ve her bir yorumla biraz daha zenginleştiğimi hissettim. Hemfikir olduğumuz nokta kitabın yalın dili idi. Düşündük ki Zülfü Livaneli büyük bir cesaretle yazdığı bu romanını herkes anlasın istemiş. Hatta öyle ki; bir de çocuklar için bir sürüm çıkarmış. (Son Ada’nın çocukları) Diğer kitaplarındaki edebi işlemeleriyle kendisini tanıdığımız için kendini yalınlaştırmadaki başarısını da takdire şayan bulduk.

Bu kitap bize demokrasiyi sorgulattırdı. Demokrasi mi yanlıştı yoksa biz demokrasiyi aslında hiç görmemiş miydik? İnsanların medeni bir şekilde bir arada yaşayabilmeleri için bir takım kurallar gerekiyor, kabul. Bunun yolu da yönetim biçimleri, başkanlar v.b diye gidiyor. Fakat toplumsallaşmak aynı zamanda bireysel düşüncenin hükmünü geçersiz kılıyor ve bununla birlikte kabulleniş ve unutkanlık geliyor.

Benim şahsi görüşüm bu kitabın ülkemizi birebir yansıttığı ve hatta bütün insanlığı anlattığı yönündedir. Öyle görüyorum ki, toplum hafızasının ne kadar zayıf olduğunu anlatır bize. Dikkat edin çok güçlü, zengin ve istedikleri her şeye sahip olan insanlar her zaman iyi insanlar olmuyor. Fakat bu insanlar akıllı insanlar. Çekim yasasını kendine çevirmeyi başarmış olan kişiler. Bu senaryoda böyle bir başkan var. O başkanın öyle bir dili var ki; varı yok, yoğu var görmenize neden oluyor. Anlattığı saçma sapanlıkları öyle güçlü ve inandırıcı bir dille aktarıyor ki düşüncesine en hakim kişi bile “acaba mı?” diyebiliyor. Bir tümör gibi yayılıyor bu adamın inandırıcılığı. Bir çıkar ihtimali ile oltasına yaklaştırdığı balıkları daha sonra tehditleri ile korkutarak çevresinde tutabiliyor. Yani önce etkiliyor sonra umutlandırıyor daha sonra korkudan felç ederek istediği kıvamda tutuyor insanları. Bütün bunları yaparken onun söylediği yalanları ve yaptığı çarpıtmaları gerçek zannediyor artık toplum, çünkü toplum hafızası böyledir. Unutkandır… Öyle olmasa dünya tarihi, kendi tarihimiz veya dinlerin tarihi hakkında gerçekleri bilip onları öğretiyor olmaz mıydık çocuklarımıza… Maalesef dünya tarihi hep bu çekim yasasını sömüren ve gerçekliği kendi istediği gibi algılattıran örneklerle dolu. Biz ise sadece bu piyeste oynayan küçük parçalarız… Kendini herkesten önemli zanneden ve bu kanısını gerçekliğe çevirenlerin kurguladığı gerçekliğin gerekli ama değiştirilebilir parçaları… Bu yüzden kızamadım ben o haysiyetsiz gibi görünen dönek insanlara, çünkü çoğu farkında olmadan bu tuzağa düşmüşlerdi.

Ah o semboller… Herkes için farklı yorumlanabilen ama mutlaka var olan ve çoğunu muhtemelen fark edemediğimiz semboller… 24 numaralı sakin yani Avukatın ölmesi ile başlayan olaylar… Yirmi dört numaralı evin satılığa çıkması, avukatın ölmesi yani adaletin ölmesi ile başlıyor aslında hikaye. Daha sonra martılar, kimi o martıları doğa olarak gördü. Yani insanoğlunun gün geçtikçe tamir edilemez biçimde zehirlediği gezegenin sembolü olarak, kimi de kimseye zarar vermeden kendilerince var olmak için uğraşan nispeten hırssız halk olarak nitelendirdi onları…  Başkan gibi o kadar insan var ki yeryüzünde, herhangi birini veya her birini simgeleyebilir… O aydın yazar… Susturulanların bir sembolü… Lara, her koşulda gerçeği sezinleyebilen, güçsüz gibi görünen ama çok güçlü olan, korkak gibi görünen ama çok cesur olan, cahil gibi görünen ama çok bilge olan kadının temsili… Kadınların toplumda her zaman elzem bir rol oynayacaklarının sembolü… Dümdüz bir metin içine gizlenmiş yüzlerce benzetme, gönderme, imge, simge… Ne derseniz… Bana kalırsa büyük bir edebi başarı. Hem takdir ediyorsunuz Zülfü Livaneli’yi hem de onun için korkmadan edemiyorsunuz okudukça…


laf salatası-2


İnsan sosyallikle besleniyor beslenmesine fakat kişinin beraber en iyi vakit geçirdiği kişi yine kendisi olunca sosyalleşmek zorlaşıyor.

Ey ebeveynler, “ne münasebet” dediğinizi duyar gibi oluyorum, duymazdan geliyorum. Çocuklarınızı oldukları gibi kabul edin. Onların ne olacağı sizin onları ne yaptığınız değildir. Siz olumlu veya olumsuz katkıda bulunursunuz anca. Kardeşleri birbiri ile rekabet ettirmeyin. Birbirlerini kıskanmalarına neden olmayın. Olumlu veya olumsuz örnek göstermeyin. Sadece farklılıkların zenginlik olduğunu vurgulayın.

Çocuklar büyüdükçe başkalaşır, bize dönmeye başlar. Daha temkinli, daha plancı daha korkak hale gelir…

Eğer bir insan kolay affediyorsa ya gerçekten unutmayı başarıyordur ya da umursamazdır, ikisi de kolay değil…

“….. dediğin şöyle olur” demeyin. Herkes kendi gibi olsun, olması gerekiyor dediğin gibi değil.

Bazen hayat bizi öyle geriyor, öyle formata sokuyor ki durup gülleri koklamayı unutmayı bırakın aklımıza gelmiyor. Bazen durup kendi yolumuzdan çekilmeliyiz; ancak o zaman keyifli zamanlar geçiririz.

Herkes kendin gibi zannetmek aşırı empati mi yoksa empati yokluğu mudur?

İnsanoğlu bencildir kendi acısına odaklandığı zamanlarda acı veren kişinin tepkisizliğini sevgisizlik ile açıklarken onu da korktuğunu duyguları olduğunu unutabilir.


Adalet

Dünyadaki kısa maddi varlığımız süresince bizi aslında en çok etkileyen olgu adalettir. Hakkımızın yendiğini düşündüğümüzde yaşadıklarımızdan bahsetmiyorum sadece, mutlu olup olmamamız çoğumuz için adalet olgusuna bağlıdır. Dünyanın adil bir yer olduğuna inanırsak mutlu olabiliyoruz, olmadığının farkına vardığımız an mutsuzluk başlıyor. O an ne zaman? Eğitim yılları bitip iş dünyasına atıldıktan en fazla birkaç sene içinde… Biz dünyalılar her şeyden çok adaleti istiyoruz. Gençler, iyiler ölmesin istiyoruz, dünyadaki yiyecekler herkese dağılsın bazıları sarayda yaşarken bazıları açlıktan ölmesin istiyoruz. Çalıştığımız yerde yaptığımız işin karşılığını almak istiyoruz. Dünyada çalışan herkes yaptığının karşılığını alsın istiyoruz; fazlasını değil… İlişkilerimizde dürüstlük istiyoruz, aldatılmamak, adil bir ilişkinin içerisinde olmak istiyoruz. Farklı renk, kültür, cinsiyet ve yaşam tarzları adil şekilde yaşayabilsin ayrım yapılmasın istiyoruz. Adalet öyle elzem ki ruhumuza hakkımızı savunmamızı gerektiren bir suçlama ile karşılaştığımızda bir miktar haksız olabilmeyi aslında tercih ediyoruz. Eğer biz haksızsak bizi şikayet eden hakkımızı yemiş olmuyor ve asla sahip olamayacağımız bir adaletin peşinden koşmak durumunda kalmıyoruz. Adalet bu dünyada en çok özlemini duyduğumuz ve asla sahip olamayacağımız yegane şey…


Laf salatası

Laf salatası (Başlığı verip altmetini size bırakıyorum bu sefer(bu da bir kişisel gelişim egzersizi(olayları kendi gördüğü gibi aktarabileceğini onu tıpa tıp aynı şekilde (hayat gözlüğüne rağmen)algılayacak birileri olacağını zanneden saf ruhun yolculuğu))) [Parantez salatası mı desem]

Küçük olayları kafasında büyüten ve akut tepki veren insanlar duygularını bastırma eğilimde olanlardır.

Özgüven tuhaf bir olgu; insan bazen kendini yaptığı iş, söylediği söz beğenilince devamını getirmeye çalışan çocuk gibi hissediyor.

Kin tutmayan insanlar hırs veya inat uğruna hiçbir eylemi tamamlayamaz sürekli yarım bırakırlar. Onların süreklilik için tek yolları kendileri için yapmak olabilir.

Çekinerek mütevazice taleplerde bulunmak senin; bunun üstüne alınmamak karşısında büyüklenmemek karşındakinin kalitesini gösterir.

Sizi olduğunuz gibi kabul eden insanları tutun hayatınızda, aynı zamanda olduğunuz gibi kabul etmeyen daha iyi olmanız için sınayan-itekleyenleri…

Hiçbir zaman karşınızdakinin sizin gibi olmasını beklemeyin, iyiyse kötüsüyle o mutlaka farklı bir kişisel evrim noktasındadır.

Bununla birlikte çok da farklı olmadığınızı unutmayın; nasihate değer verin. Aynı türe ait olmanın hem avantajı hem de dezavantajıdır bu; o kadar da farklı değiliz…

Zaman kötü hiçbir şey bilmeden her şeye sinirleniyoruz. Bilgi minimum duygu maksimum.


Hesapsız İnsanlar

‘This is us’ izlerken çok önemli bir noktanın farkına vardım. Ergenliğe yeni girmiş bir kız çocuğu amcasına kendisini ne zaman bulabileceğini soruyordu;  “ben kimim, neyi sevmeliyim, ne istemeliyim beni ben yapan nedir ve bu beraberinde ne getirir” tarzında sorular. Amcanın verdiği cevap ise her yaşa hitap bir şaheser idi kanımca… Eğer hayatı otomatik pilota almamışsanız ve narsist değilseniz hepimiz hayatımızda bazen az bazen çok “kendimizi” aramaktayız. Kevin diyordu ki: “ Öğrendiğim bir şey varsa kim olduğumuzu bir anda öğrenmiyoruz. Uzun bir zaman sürecinde meydana geliyor. Hayatı yavaşça fakat bu parçaları toplayarak yaşıyoruz. Sonra gün geliyor kendimizi tamamlanmış hissedecek kadar parça toplamış oluyoruz”. Hep duyuyoruz ya kötü anılarınıza iyileri kadar sahip çıkın diye, çünkü onlar da bizi biz yapıyor. Hayatımızda topladığımız her parça pozitif ve negatif olarak kişiliğimiz ve ruhumuz olan bu legonun inşasında rol oynuyor. Her parça için minnet duymalıyız çünkü bizi biz yapıyor. Kendimizle barışık olmak, kendimizi sevmenin de bir yolu budur. Kendimizi bulmak çocukken zor ise yetişkinken daha da zor hale geliyor. Çünkü normalin sınırlarında gezen çocuklar eğer dışlanmazlarsa farklılıkları ile özel olurlar ve ilgi çekerler, hatta çocuklukta ilgi çekmek için farklı olmaya çalışmak hele ergenlikte önemli bir geçiş ritüelidir ve o dönemler geçince, parçalar birikince, kişiliğin, bireyin taslağı son halini aldıkça ya çok ya da az farklı kalır. Yetişkinlikte farklı olmak ise yalnız olmak demektir; maalesef… Genelde çocukluktaki gibi alay edilme, dışlanma şeklinde değil de kişinin kendi seçtiği bir yol olarak görülür. Yetişkinler vakitlerine değer verir, kaliteli olmasını ister. Kendini anlamayacağını düşündüğü veya birlikte vakit geçirmenin kendisine pozitif bir katkı sağlamayacağı kişilerle vakit geçirmek istemezler… Yetişkinlerin merakı da körelmiştir, farklı insanlara çok da ilgi duymazlar zaten, en fazla eleştirirler… Yani küçükken farklı olmak, özel olmak ilgi çekmek demekti büyünce ise yalnızlık demek… Ama yetişkinken bu farklılığa rağmen ruhuna ilaç bir arkadaş bulmak… Mucizedir!!!!

Çocukluktan evrilirken farksızlaşmayı başaramamış yetişkinlere gelsin sözlerim… Bu insanlar hesapsız insanlardır. Hayatı satranç gibi oynamayan iyisiyle kötüsüyle 2-3 adım sonrasını düşünmeyen kişilerdir. Bu insanların hayata uyum sağlamaları çok zordur. Ya yalnızlıktır onları bekleyen ya da hesaplı birliktelik; ki bunu farkında vardıkları an ruhları ölür…  Keşke bizi bir adaya kapatsalar da herkes rahat etse…

Birlikte yaşamak için yürek gerekir, içten yaşamak için … gerekir… Ya konuş hesabını yaptıklarının ya da hiç konuşma… Ya da başka bir deyişle…

Mevlana demiş ki;

Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol.

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol.

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.

Hoşgörülükte deniz gibi ol.

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.